Cinsel Suçlarda DNA Delili

Cinsel suçlarda DNA delili, özellikle cinsel saldırı, cinsel istismar ve cinsel taciz iddialarının ispatında önemli bir biyolojik delil türüdür. Mağdurun iç çamaşırı, vücudundan alınan sürüntü örnekleri, kıyafetleri, olay yerindeki biyolojik materyaller veya meni ve kan örnekleri üzerinde yapılan DNA incelemeleri, olayın sanık tarafından gerçekleştirilip gerçekleştirilmediğinin belirlenmesinde önemli rol oynayabilir.

Ancak DNA delilinin bulunması her durumda sanığın cinsel suçu işlediği anlamına gelmediği gibi, DNA delilinin bulunmaması da tek başına cinsel suçun gerçekleşmediğini göstermez. DNA raporunun hangi materyalden elde edildiği, biyolojik materyalin olayla bağlantısı, tarafların daha önceki ilişkileri, DNA’nın bulunduğu vücut bölgesi, eylemin niteliği ve diğer deliller birlikte değerlendirilmelidir.

Bu nedenle cinsel suç soruşturmalarında yalnızca “DNA çıktı mı, çıkmadı mı?” sorusuna odaklanmak doğru değildir. Asıl önemli olan, elde edilen DNA profilinin olayın ispatı bakımından ne ifade ettiğidir.

Cinsel suçlarda somut delillerin önemi hakkında daha önce yayımladığım “Cinsel Suçlarda Somut Delil” başlıklı yazımda da ayrıntılı olarak açıkladığım üzere, ceza yargılamasında delillerin yalnızca varlığı değil, suçun unsurlarını ispata elverişli olup olmadığı da değerlendirilmelidir.

Cinsel Suçlarda Somut Delil başlıklı yazımı buradan okuyabilirsiniz

Cinsel Suçlarda DNA Delili Nedir?

DNA, kişinin genetik özelliklerini taşıyan ve kişiden kişiye büyük ölçüde farklılık gösteren biyolojik bir yapıdır. Bu nedenle kan, tükürük, sperm, deri hücresi veya başka biyolojik materyallerden elde edilen DNA profilleri, uygun koşullarda bir kişinin söz konusu biyolojik materyalle ilişkilendirilmesine yardımcı olabilir.

Cinsel suç soruşturmalarında DNA incelemesine konu olabilecek materyaller arasında özellikle;

  • İç çamaşırı,
  • Kıyafetler,
  • Vajinal sürüntüler,
  • Anal sürüntüler,
  • Oral sürüntüler,
  • Meme ve boyun bölgesinden alınan sürüntüler,
  • Meni lekeleri,
  • Kan örnekleri,
  • Tükürük,
  • Olay yerindeki biyolojik materyaller bulunmaktadır.

Örneğin mağdurun iç çamaşırından alınan meni lekesinde sanığa ait DNA profilinin tespit edilmesi, dosyanın diğer delilleriyle birlikte değerlendirildiğinde önemli bir delil niteliği taşıyabilir.

Nitekim Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2019/11243 sayılı kararında, mağdurun iç çamaşırından alınan örneklerde sperm hücrelerinin görülmesi ve bu örneklerden elde edilen DNA profilinin sanığa ait olduğunun belirlenmesi, mağdurun istikrarlı beyanları ve diğer delillerle birlikte değerlendirilmiştir. Yargıtay, bu delil durumunda sanığın beraatine karar verilmesini hukuka aykırı bulmuştur.

Bu karar, DNA delilinin cinsel suçlarda diğer delillerle birleştiğinde son derece güçlü bir ispat aracı olabileceğini göstermektedir.

Cinsel Suçlarda DNA Delili Kesin Delil Midir?

Bu soruya kategorik olarak “evet” demek doğru değildir.

DNA incelemesinin bilimsel niteliği son derece güçlü olmakla birlikte, mahkemenin değerlendirmesi gereken husus yalnızca DNA profilinin kime ait olduğu değildir.

Örneğin;

“Sanığa ait DNA mağdurun üzerinde bulundu.” şeklindeki bir tespit tek başına bütün olayın nasıl gerçekleştiğini açıklamayabilir.

DNA’nın nerede bulunduğu, hangi biyolojik materyalden elde edildiği, ne zaman bırakılmış olabileceği ve taraflar arasında olaydan önce herhangi bir temas bulunup bulunmadığı önemlidir.

Bu nedenle DNA delili, ceza yargılamasında diğer delillerden bağımsız ve otomatik olarak mahkûmiyet sonucunu doğuran bir delil şeklinde değerlendirilmemelidir.

Özellikle tarafların daha önce cinsel ilişki yaşadığı, aynı evde bulunduğu, birbirlerinin kıyafetlerini kullandığı veya başka nedenlerle fiziksel temaslarının bulunduğu dosyalarda DNA’nın olayla bağlantısının ayrıca araştırılması gerekir.

Sanığın DNA’sının Mağdurun İç Çamaşırında Çıkması

Cinsel suç dosyalarında en çok tartışılan konulardan biri, sanığın DNA’sının mağdurun iç çamaşırında bulunmasıdır.

Bu durumda mahkemenin şu soruları değerlendirmesi gerekir:

  1. DNA hangi materyalden elde edilmiştir?
  2. Sperm hücresi bulunmuş mudur?
  3. DNA profili tek kişiye mi aittir?
  4. Karışık DNA profili söz konusu mudur?
  5. DNA’nın bulunduğu bölge olayın iddia edilen şekliyle uyumlu mudur?
  6. Sanık ile mağdur arasında olaydan önce cinsel veya fiziksel temas olmuş mudur?
  7. DNA’nın olaydan önce bırakılmış olma ihtimali var mıdır?
  8. Mağdurun beyanları DNA bulgusuyla uyumlu mudur?
  9. Diğer tıbbi ve maddi deliller DNA sonucunu desteklemekte midir?

Bu soruların tamamı önemlidir.

Örneğin Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2016/6583 sayılı kararında, mağdurun iç çamaşırında sanığa ait DNA profilini içeren karışık DNA tespit edilmiş; ancak incelemede sperm hücresine rastlanılmamıştır. Yargıtay, mevcut delil durumunda “şüpheden sanık yararlanır” ilkesine vurgu yaparak suçun daha ağır nitelikli halinden mahkûmiyet kurulmasını hukuka aykırı bulmuştur.

Buradan çıkarılması gereken önemli sonuç şudur:

DNA’nın sanığa ait olması ile DNA’nın olayda gerçekleştirildiği iddia edilen cinsel eylemi ispatlaması aynı şey değildir.

Cinsel Suçlarda DNA Çıkmaması Beraat Sebebi Midir?

Cinsel suçlarda DNA bulunmaması, tek başına beraat kararı verilmesini gerektirmez.

Çünkü her cinsel saldırı veya cinsel istismar olayında biyolojik materyal bırakılması zorunlu değildir. Ayrıca biyolojik materyal bırakılmış olsa bile olaydan sonra geçen süre, yıkanma, kıyafetlerin değiştirilmesi, olayın niteliği ve delillerin muhafaza koşulları DNA’nın tespit edilememesine neden olabilir.

Bu nedenle:

“DNA yoksa suç ispatlanamaz.”şeklinde genel bir hukuk kuralı bulunmamaktadır.

Nitekim  Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2025/3614 sayılı kararında, mağdurun muayenesinde bazı sanıklara ait DNA örneklerinin bulunmamasına rağmen dosyadaki diğer delillerin birlikte değerlendirilmesi sonucunda suçun sübut bulabileceği kabul edilmiştir.

Dolayısıyla DNA’nın bulunmaması, diğer delillerin de değerlendirilmesini gerektirir.

DNA’nın Bulunmaması Bazı Dosyalarda Önemli Bir Şüphe Nedeni Olabilir

DNA’nın bulunmaması her zaman önemsiz değildir.

Özellikle mağdurun anlattığı olayın niteliği ile DNA incelemesinin sonucu arasında belirgin bir uyumsuzluk varsa, bu durum sanık lehine değerlendirilebilecek önemli bir husus olabilir.

Örneğin mağdur, belirli bir vücut bölgesinde cinsel birleşme gerçekleştiğini ileri sürüyorsa ancak olaydan hemen sonra yapılan incelemede bu bölgeden alınan sürüntülerde sanığa ait DNA bulunmuyorsa, bunun nedenleri araştırılmalıdır.

Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2024/9806 sayılı kararında da mağdurun anal, oral ve vajinal ilişki yönündeki anlatımlarına rağmen ilgili bölgelerde sanığa ait DNA örneklerinin bulunmaması, dosyadaki diğer delillerle birlikte değerlendirilmiş ve mahkûmiyet kararının hukuka uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu nedenle savunma açısından önemli olan yalnızca:

“DNA çıkmadı.” demek değildir.

Daha etkili savunma;

“İddia edilen eylemin niteliği, zamanı ve gerçekleştiği ileri sürülen anatomik bölge ile DNA incelemesinin sonucu arasında açıklanması gereken bir uyumsuzluk bulunmaktadır.”şeklinde somutlaştırılmalıdır.

Cinsel Suçlarda Karışık DNA Profili Ne Anlama Gelir?

DNA incelemelerinde bazen tek bir kişiye ait DNA yerine birden fazla kişiye ait genetik profiller tespit edilebilir.

Buna karışık DNA profili denilmektedir.

Karışık DNA profili özellikle cinsel suçlarda dikkatle değerlendirilmelidir.

Çünkü mağdurun daha önce başka kişilerle fiziksel veya cinsel temasının bulunması halinde, olayla ilgisi olmayan bir kişiye ait DNA’nın da örnekte bulunması mümkündür.

Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2020/4099 sayılı kararında, farklı biyolojik materyaller üzerinde sanıklara ait olmayan erkek DNA profillerinin de tespit edilmesi ve bazı bölgelerde sanıklara ait DNA bulunmaması değerlendirilmiş; sanıkların mahkûmiyetine yeterli kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Benzer şekilde Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2019/12628 sayılı kararında mağdurun külodunda sanıklardan farklı iki erkeğe ait DNA profili tespit edilmesi de dosyadaki diğer çelişkilerle birlikte değerlendirilmiş ve mahkûmiyet için yeterli kesin delil bulunmadığı kabul edilmiştir.

Bu kararlar, DNA profilinin kime ait olduğunun tespiti kadar, o DNA’nın olayla bağlantısının kurulmasının da önemli olduğunu göstermektedir.

Başka Bir Kişiye Ait DNA Çıkması Ne Anlama Gelir?

Cinsel suç dosyalarında mağdurun vücudunda veya kıyafetlerinde sanığa değil, başka bir kişiye ait DNA bulunması da önemli bir delil olabilir.

Ancak bu durum da otomatik olarak sanığın beraat edeceği anlamına gelmez.

Mahkeme;

  • DNA’nın nereden elde edildiğini,
  • olayın gerçekleşme zamanını,
  • mağdurun önceki temaslarını,
  • sanık ile mağdur arasındaki ilişkiyi,
  • diğer tanık anlatımlarını,
  • mağdurun beyanlarını,
  • adli raporları birlikte değerlendirmelidir.

Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2017/1005 sayılı kararında, mağdurdan elde edilen DNA profillerinin sanıklara ait olmadığı ve farklı bir şahsa ait olduğunun belirlenmesi, diğer delillerle birlikte değerlendirilmiş; sanıkların mahkûmiyetine yeterli kesin ve inandırıcı delil bulunmadığı kabul edilerek hüküm bozulmuştur.

Sanığın DNA’sının Mağdurun Vücudunda Bulunması Mahkûmiyet İçin Yeterli Midir?

Her olay bakımından aynı cevap verilemez.

DNA’nın bulunduğu bölge, DNA’nın niteliği ve olayın iddia edilen şekli önemlidir.

Örneğin sanığa ait DNA’nın mağdurun vücudunda bulunması, sanığın mağdurla fiziksel temasının gerçekleşmiş olabileceğini gösterebilir. Fakat bu bulgunun cinsel saldırının cebir, tehdit veya rıza dışı şekilde gerçekleştirildiğini tek başına göstermesi zorunlu değildir.

Eğer tarafların daha önce gönüllü bir ilişkisi bulunuyorsa veya olay öncesinde fiziksel temasları olmuşsa, DNA’nın varlığının ayrıca açıklanması gerekir.

Buna karşılık DNA delili; mağdurun istikrarlı beyanları, adli raporlar, olay sonrası davranışlar, mesaj kayıtları, tanık anlatımları ve diğer maddi delillerle örtüşüyorsa çok daha güçlü bir ispat değeri kazanabilir.

Örneğin Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2023/8760 sayılı kararında, mağdurun anal bölgesinden ve iç çamaşırından alınan sürüntülerde sanığa ait DNA profilinin bulunması; mağdurun istikrarlı anlatımları, olay sonrası davranışları ve adli raporlarla birlikte değerlendirilmiş ve mahkûmiyet hükmü onanmıştır.

Bu karar, DNA delilinin diğer delillerle desteklenmesi halinde ispat gücünün önemli ölçüde artabileceğini göstermektedir.

DNA Delili Cinsel Suçun Vasfını Tek Başına Belirler Mi?

Hayır, DNA, öncelikle biyolojik temasın veya biyolojik materyalin belirli bir kişiyle ilişkilendirilmesine yarayan bir delildir.

Fakat cinsel suçun;

  • tamamlanmış mı yoksa teşebbüs aşamasında mı kaldığı,
  • cinsel saldırı mı yoksa başka bir cinsel davranış mı olduğu,
  • çocuğun cinsel istismarı suçunda organ sokma unsurunun bulunup bulunmadığı,
  • suçun nitelikli halinin oluşup oluşmadığı gibi hukuki meseleler yalnızca DNA sonucuna bakılarak çözülemez.

Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2020/3978 sayılı kararında, mağdurun perianal eküvyonundan sanığa ait DNA profilinin elde edilmiş olmasına rağmen, bu DNA bulgusunun tek başına eylemin nitelikli cinsel istismar şeklinde gerçekleştiğini kanıtlamaya yeterli olmadığı kabul edilmiştir.

Bu karar savunma açısından son derece önemlidir.

Çünkü “DNA bulundu → nitelikli cinsel suç kesinleşti” şeklindeki bir değerlendirme hukuken doğru değildir.

DNA’nın varlığı ile suçun hukuki vasfı arasında ayrıca bir değerlendirme yapılmalıdır.

DNA Raporları Arasında Çelişki Varsa Ne Olur?

pexels cottonbro 7578802 1

Cinsel suç dosyalarında farklı tarihlerde düzenlenen DNA raporları arasında çelişkiler bulunabilir.

Örneğin;

  • Bir raporda erkek DNA’sı bulunduğu,
  • başka bir raporda farklı bir DNA profili bulunduğu,
  • bir raporda sanığın DNA’sının tespit edildiği,
  • başka bir raporda aynı örnekte sanığın DNA’sının bulunmadığı belirtilmiş olabilir.

Bu durumda mahkemenin raporlar arasındaki çelişkiyi gidermeden hüküm kurması ciddi bir hukuki sorun oluşturabilir.

Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2012/5658 sayılı kararında, farklı kurumlar tarafından hazırlanan DNA raporları arasında çelişki bulunması nedeniyle, maddi delillerin yeniden incelenmesi ve raporlar arasındaki çelişkinin giderilmesi gerektiği belirtilmiştir.

Yine Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 2014/13399 sayılı kararında, mağdurun vücudundan alınan örneklerde erkek DNA profilleri tespit edilmesi üzerine, bu DNA’ların aidiyetinin belirlenmesi amacıyla moleküler genetik inceleme yapılması gerektiği ve delillerin bundan sonra bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği ifade edilmiştir.

Dolayısıyla müdafi açısından önemli bir savunma noktası şudur:

DNA raporları arasındaki çelişki giderilmeden ve biyolojik örneğin aidiyeti kesinleştirilmeden mahkûmiyet hükmü kurulması hukuka aykırı olabilir.

DNA Delili ile Mağdur Beyanı Çelişirse Ne Olur?

Cinsel suçlarda mağdur beyanı önemli bir delildir. Ancak beyanın DNA ve diğer maddi delillerle uyumlu olup olmadığı ayrıca incelenmelidir.

Bu konuda daha önce yayımladığım “Cinsel İstismarda Delil Olmadan Ceza Verilir mi?” başlıklı yazımda da açıkladığım üzere, cinsel suçlarda mutlaka maddi bir delil bulunması gerektiği şeklinde genel bir kural yoktur. Bununla birlikte mahkûmiyet için ulaşılan vicdani kanaatin dosyadaki bütün delillerle desteklenmesi ve şüphenin sanık aleyhine yorumlanmaması gerekir.

Cinsel İstismarda Delil Olmadan Ceza Verilir mi? başlıklı yazımı buradan okuyabilirsiniz

DNA sonucu ile mağdur beyanı arasında ciddi bir uyumsuzluk varsa, bu uyumsuzluğun nedeninin araştırılması gerekir.

Örneğin mağdur; “Sanık benimle belirli bir bölgede cinsel ilişkiye girdi.” diyorsa ve olaydan hemen sonra o bölgeden alınan örnekte sanığa ait hiçbir DNA bulunmuyorsa, bu durum dosyanın diğer delilleriyle birlikte değerlendirilmelidir.

Bunun tersine, mağdurun anlatımı ile DNA bulgusu birbirini destekliyorsa DNA delili beyanın güvenilirliğini güçlendirebilir.

Yargıtay’a Göre DNA Delili Nasıl Değerlendirilmeli?

yargitay 1643800 14 1

Yargıtay uygulamasında şu temel yaklaşımın öne çıktığı görülmektedir:

1. DNA delili önemlidir ancak dosyadan bağımsız değerlendirilmez.

DNA sonucu, mağdur beyanı, tanık anlatımları, adli raporlar ve diğer maddi delillerle birlikte değerlendirilmelidir.

2. DNA’nın sanığa ait olması tek başına olayın bütününü ispatlamaz.

DNA’nın hangi materyalden ve hangi bölgeden elde edildiği önem taşır.

3. DNA’nın bulunmaması da tek başına beraat sebebi değildir.

Diğer deliller suçun işlendiğini kesin biçimde ortaya koyuyorsa DNA bulunmaması mahkûmiyete mutlaka engel olmaz.

4. Ancak DNA sonucu ile olay anlatımı arasında ciddi çelişki varsa bu husus araştırılmalıdır.

Özellikle iddia edilen cinsel eylemin gerçekleştiği belirtilen bölgede sanığa ait DNA bulunmaması, somut olayın özelliklerine göre şüphe yaratabilir.

5. Karışık DNA profilleri dikkatle incelenmelidir.

Birden fazla kişiye ait DNA bulunması halinde bütün profillerin aidiyeti belirlenmeli ve olayla bağlantıları araştırılmalıdır.

6. DNA raporları arasındaki çelişkiler giderilmelidir.

Farklı bilirkişi veya adli tıp raporları arasında çelişki varsa mahkeme bu çelişkiyi açıklığa kavuşturmadan hüküm kurmamalıdır.

7. DNA, suçun hukuki vasfını tek başına belirlemez.

DNA bulunması, örneğin otomatik olarak organ sokma suretiyle cinsel istismar veya nitelikli cinsel saldırı sonucunu doğurmaz.

Cinsel Suçlarda DNA Deliline Dayalı Savunma Nasıl Yapılır?

pexels pavel danilyuk 8112113 1

Cinsel suç nedeniyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen kişinin müdafii açısından DNA raporunun yalnızca sonuç bölümünün incelenmesi yeterli değildir.

Savunma hazırlarken raporun tamamı incelenmelidir.

Özellikle şu sorular sorulmalıdır:

DNA örneği tam olarak nereden alınmıştır?

Örneğin iç çamaşırından alınan bir örnek ile anal bölgeden alınan sürüntünün ispat değeri aynı değildir.

DNA tek kişiye mi aittir?

Karışık DNA profili varsa, bu profilin nasıl yorumlandığı araştırılmalıdır.

Sperm hücresi tespit edilmiş midir?

DNA profili ile sperm hücresinin varlığı birbirinden farklı hususlardır. Bu nedenle rapordaki biyolojik bulguların tamamı değerlendirilmelidir.

DNA’nın olay tarihinde bırakıldığı kesin midir?

DNA’nın tespit edilmiş olması, her durumda ne zaman bırakıldığını kesin olarak göstermez.

Sanık ile mağdur arasında daha önce temas olmuş mudur?

Bu husus özellikle DNA’nın kıyafetlerde veya fiziksel temasın mümkün olduğu bölgelerde bulunması halinde önemlidir.

DNA’nın bulunduğu yer mağdurun anlatımıyla uyumlu mudur?

İddia edilen eylem ile DNA bulgusunun anatomik yeri arasında uyumsuzluk varsa bunun açıklanması gerekir.

Başka kişilere ait DNA bulunmakta mıdır?

Başka erkeklere ait DNA profillerinin bulunması, olayın aydınlatılması bakımından ayrıca araştırılmalıdır.

Raporlar arasında çelişki var mıdır?

Varsa yeni bir uzmanlık incelemesi veya çelişkiyi giderecek başka bir bilirkişi değerlendirmesi talep edilebilir.

Cinsel Suçlarda DNA Delili Yoksa Ne Yapılmalıdır?

DNA delilinin bulunmadığı dosyalarda savunmanın yalnızca bu eksiklik üzerine kurulması doğru değildir.

Öncelikle dosyanın tamamı incelenmelidir.

Mağdurun;

  • İlk beyanı,
  • Sonraki beyanları,
  • Beyanlar arasındaki farklılıklar,
  • Olayın intikal zamanı,
  • Olay sonrası davranışları,
  • Tanıkların anlatımları,
  • Adli raporlar,
  • Telefon ve mesaj kayıtları,
  • Kamera kayıtları,
  • HTS kayıtları birlikte değerlendirilmelidir.

Çünkü DNA’nın bulunmaması ile suçun kesinlikle gerçekleşmediğinin ispatlanması birbirinden farklıdır.

Nitekim Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 2025/3614 sayılı kararında, bazı sanıklar yönünden DNA örneğinin bulunmamasına rağmen diğer delillerin birlikte değerlendirilmesi sonucunda mahkûmiyet bakımından yeterli delile ulaşılabileceği kabul edilmiştir.

Bu nedenle savunma stratejisi somut dosyaya göre oluşturulmalıdır.

Cinsel İftira İddialarında DNA Delilinin Önemi

Cinsel suç isnatlarında bazen taraflar arasındaki önceki ilişki, husumet, ailevi problemler, boşanma süreci veya başka uyuşmazlıklar da dosyanın arka planında bulunabilir.

Bu nedenle DNA delilinin olayın gerçekliğini aydınlatmadaki rolü ayrıca önem taşır.

Daha önce yayımladığım “Cinsel İftira Mağdurları” başlıklı yazımda da cinsel suç isnadının gerçek dışı olması ihtimalinde ortaya çıkabilecek hukuki sorunları ele almıştım.

Cinsel İftira Mağdurları başlıklı yazımı buradan okuyabilirsiniz

Ancak burada önemli bir ayrım yapılmalıdır:

DNA’nın bulunması iddianın mutlaka doğru olduğunu göstermez; DNA’nın bulunmaması da iddianın mutlaka iftira olduğunu göstermez.

DNA delilinin hukuki değeri, diğer delillerle kurduğu ilişki üzerinden belirlenmelidir.

Yargıtay Kararlarında Dikkat Çeken Bir Diğer Nokta: DNA Tek Başına Her Şeyi İspatlamaz

Yargıtay’ın ilgili kararları incelendiğinde dikkat çeken önemli bir husus da şudur:

DNA delili bazı dosyalarda mahkûmiyeti destekleyen güçlü bir delil olarak kabul edilirken, bazı dosyalarda aynı şekilde ortaya çıkan DNA bulgusu mahkûmiyet için yeterli görülmemiştir.

Bunun nedeni DNA’nın hukuki değerinin somut olaydan bağımsız olmamasıdır.

Örneğin;

  • DNA + istikrarlı mağdur beyanı + adli rapor + tanık anlatımı şeklindeki bir delil bütünü ile;
  • DNA + çelişkili beyanlar + olay anlatımıyla uyumsuz anatomik bölge + başka kişilere ait DNA şeklindeki bir delil bütünü aynı şekilde değerlendirilemez.

Bu yaklaşım, ceza muhakemesinin temel prensiplerinden biri olan delillerin bir bütün olarak değerlendirilmesi ve mahkûmiyet bakımından her türlü şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı delil aranması ilkeleriyle uyumludur.

Cinsel Suçlarda DNA Delili Nasıl Değerlendirilmelidir?

Cinsel suçlarda DNA delili, olayın aydınlatılması bakımından son derece önemli bir delildir. Ancak DNA delilinin hukuki anlamı yalnızca DNA profilinin sanığa ait olup olmadığıyla sınırlı değildir.

Asıl değerlendirilmesi gereken;

DNA nereden alınmıştır?

Hangi biyolojik materyal üzerinde tespit edilmiştir?

Sperm hücresi mevcut mudur?

Tek kişiye mi yoksa birden fazla kişiye mi ait DNA bulunmaktadır?

DNA bulgusu mağdurun anlatımıyla uyumlu mudur?

Sanık ile mağdur arasında daha önce fiziksel veya cinsel temas olmuş mudur?

DNA’nın olayla bağlantısı kurulabilmiş midir?

Diğer adli ve maddi deliller DNA sonucunu desteklemekte midir? sorularıdır.

İlgili Yargıtay kararları da bu yaklaşımı açıkça ortaya koymaktadır. Bazı dosyalarda sanığa ait DNA’nın mağdurdan veya mağdurun kıyafetlerinden elde edilmesi, diğer delillerle birlikte mahkûmiyeti destekleyen önemli bir unsur olarak değerlendirilirken; bazı dosyalarda DNA’nın sanığa ait olmaması, başka kişilere ait DNA bulunması veya DNA sonucunun mağdur anlatımıyla uyuşmaması nedeniyle mahkûmiyet için yeterli kesin delil bulunmadığı kabul edilmiştir.
Bu nedenle cinsel suç dosyalarında “DNA var mı, yok mu?” sorusundan daha önemli olan soru, “DNA bulgusu somut olayın hangi kısmını ispatlıyor?” sorusudur.

Özellikle sanık müdafii açısından DNA raporunun yalnızca sonuç bölümünün değil, örneğin alınış şeklinin, niteliğinin, DNA profilinin özelliklerinin, karışım bulunup bulunmadığının, diğer kişilerle karşılaştırmaların ve raporlar arasındaki olası çelişkilerin tamamının incelenmesi gerekir.

Cinsel suçlarda mahkûmiyet kararı verilebilmesi için delillerin sanığın suçu işlediği konusunda her türlü makul şüpheden uzak, kesin ve inandırıcı bir kanaat oluşturması gerekir. DNA delili bu değerlendirmede önemli bir araç olmakla birlikte, somut olaydan koparılarak tek başına değerlendirilmemelidir.

Cinsel Suçlar ve Cinsel Suçlarda DNA Delili konusu ile ilgili olarak Cinsel Suçlar Avukatı Harun Karadağ ile iletişime geçebilirsiniz.